Leyla Erbil: Hay bu kör olası toplum! / Şükrü Keleş

Ağu 31, 13 • Hal'bu'ki

Leyla Erbil öldü. Bu yargı cümlesini şöyle yazsak yeniden: Yazar Leyla Erbil zaten ölmüştü, taa 1960’larda, yazılarının dikkate alındığı, artık görmezden gelinemediği, kaleminin en işlek olduğu yıllarda hatta.

Açalım, Leyla Erbil’in –öykü, uzun öykü, novella, roman kategorilerini, düzyazının sınırlarını zorlayan, noktalama işaretleri üreten- deneysel yazılarının “yazarsıl” bir tür kapsamında değerlendirilebileceğini söylesek. Bu görüşü, yazarın okuruna belirli bir okuma yönergesi dayatmıyor oluşuyla desteklesek. Yazıyla yaratılan değeri algılama derdinde olan okurun, o anlamın ya da duygulanımın oluşumuna, yaratımına kendisinin de katıldığı, dâhil olduğu ve bu nedenle de yazarın otoriter olmadığı sonucuna ulaştığımızda düşünsel bir hata yapmış, akıl yürütmede aşılmaz boşluklar bırakmış olur muyuz? Sözgelimi, “Tanrı” öyküsünde, Zarife Eyigıcıklar’ın beş yıldır Alamanyada çalışıp beş kuruş göndermediği kocası Şuâyib’i Türk Konsolosluğu’na şikâyet ettiği kartpostalla, Leyla Erbil’in deneysel bir yazıya bırakın göz kırpmayı, dili tüm olanaklarıyla şaha kaldırmasında olduğu gibi, işte, bu yazılanlar, “yazarsıl” türün örneklerinden biridir desek.

Barthes’in “S/Z” adlı çalışmasında anlatıların “yazarsıl” ve “okurcul” kategorilerine ayrılması üzerinde temellendirilen bu benzetme, biçimi bakımından deneysel olan her şeyin yazarsıl olduğu iddiasına yaslanır. Artık, 19. yy. gerçekçi romanlarından da uzaklaşıldığı kabul edilir. Bu yaklaşım ile –teori değil yaklaşım, temel varsayımlar üzerine kurulan bir çerçeve olarak kabul edilmelidir, bu nedenle de tartışmaya açıktır-, “yazarın ölümü” kavramı geliştirilmiş ve bu tarihten itibaren eleştirel teori, kökenini Marksizmin doğuşuna kadar uzanan ve belirgin biçimde anti-otoriter, karşı-kültürel bir düzleme doğru çekmiştir. Alışılmış yazar kültünde, bilgelik dolu olan sözlerini, eleştiriye kapalı ve özünde edilgen bir okur kitlesine aktaran geleneksel hikâyeci yazar tipi baskındır. Yerine konulan, yani ölen yazardan sonra ortaya çıkan yazar tipi -izlerini Leyla Erbil yazılarında da sürebileceğimiz- dilin söylediğini aktaran bir aracıdır sadece. Hatırlayalım, “Çekmece” öyküsünde, karısını bağırta bağırta öpen Dursun Kaymak’ın karısına yazdığı mektuplarda bir fotoğraf, bir belediye bildirisi, birkaç kartvizit ve bir de gazete küpürünü bir araya getiren okur, öyküdeki boşlukları tamamlar. Okuyucu da en az yazar kadar anlatının bir parçası, hatta yazarı olarak kabul edilir bu yaklaşımda. Barthes’e göre, okurun doğumu, yazarın ölümü pahasına gerçekleşmelidir. Bu bağlamda, anlatıların ölen yazarı terk ettiği, okurla buluştuktan sonra kendi kendilerini var ettikleri bir düşünce filizlenir.

mektup aşkları 150x150 Leyla Erbil: Hay bu kör olası toplum! / Şükrü KeleşLeyla Erbil hakkında düşünmeye başladığımızda, toplumsal yaşamdaki dengesizliklerin, çığırtkanların çıkarları üzerine kurulu değer yargılarının, ahlâk kurallarının içinde devinip duran karakterlerin var oluş sorunlarını, ağırlıklı olarak cinsel sorunlarını görmezden gelmek mümkün değildir. Bu yazının yazılma gerekçesi, ilk kitabı Hallaç’tan son kitabı Tuhaf Bir Erkek’e dek uzanan binlerce sayfa yazıda toplumda verili olana karşı karakterlerin kendilerine özgü biricik seslerini duyurmaları için Leyla Erbil’in nasıl bir yol açtığına kısaca değinmektir. Karakterlerini kitabına çağırırken, birçoğunun olayları nasıl algıladıklarını ve diğer insanlarla ilişkilerinde kendilerini nasıl değerlendiklerine de önem veren Erbil’e olan düşkünlüğümüz, aşksızlığın, öpüşememenin, kendini bir türlü değiştirememenin sancısını iliklerimize dek hissettirmesindendir. Leyla Erbil’in önemi,  –edebiyat için, bizim için- iki yüzlülük, ihanet, kirlenme, ar ve namusun ne’liği üzerine düşünceyi kışkırtmasındandır. Görünür davranışların ardında yatan duygusal gerilimlerin uyuduğu, beslendiği yerin tam da içinde yaşanılan bu kör olası, uğursuz toplum, anamızı beceren şu düzen olduğunu söylediğinde, biz, işte tam da burada, yazarın keskin tespitlerine, dehasına vuruluruz.

Bizi vuranın peşine düşmez miyiz, düşeriz.

Leyla Erbil’in peşine düştüğümüzde onunla birlikte kaybettiklerimizden biri, kanımca, o kendine özgü olan biricik bakış açısıdır, onu dillendirişindeki mizah yüklü dildir. Kaldı ki mizah, bir dilin zenginliğinin belirleyicisidir. Büyük ölçüde Marks’ın, Freud’un ve Adler’in toplum ve birey hakkındaki görüşleriyle harmanlanmış olan Erbil’in yazısı, sivri dillidir, mizahidir, eleştireldir, bu nedenlerle de politiktir. Estetik düzey gözetilir, evet, fakat buraya takılıp kalınmaz, aşılır. Güzel söz söyleme uğruna düşünceden vazgeçmez, ödün vermez, ille de kitabına uydurmak, dil bilgisi kurallarına uygun yazmak için diretmez, kimi duyumları aktarabilmek için ünlemin sonlanmayıp sürdüğü yerlerde virgüllü ünlem vb. noktalama işaretleri geliştirir, bunları aktif bir biçimde de kullanır mesela. Yazılar, kuruldukları biçimleriyle toplum içinde genel olarak geçerli olan, geçerli olması istenen, örf ve âdetleri, geleneklerin oluşturduğu sistemi, ahlâkı çözümler, altını oyar ve tutarsızlıklarına işaret eder. Bunu yaparken gündelik dil mizahla bezenir, işe koşulur. Bir fikir ve eylem olarak düzen, içimize yerleşmiş, aklımıza girmiş, düpedüz günlük hayatımızda yer edinmemiş midir?

Girmek fiilini ele alalım örneğin, çağrıştırdığı bütün tekil ve çoğul halleriyle girmek, kodlanmış, ezber bir bilgidir bizde. Tuhaf Bir Kadın’ın Nermin’i, Meral ile birlikte sinemaya gider, bir bilet alır ve gişede oturup bileti uzatan adama seslenir: Mersi. Girsin hepsi, der adam durup dururken. Bir tür fettanlık falan yoktur kadında, yani işve yoktur, cilve yoktur, bu yüzden de şaşırır tabii, ama adam uygun bulduğu yere koymuştur işte içinde, dilinin ucunda tuttuğunu. Toplumda yaşanan haliyle cinsellik, duyumsal bir şey değildir, hatta o ne demek ki, tamamen girdili çıktılı biyolojik bir şeydir. Bunlar dilde tutamadığımız, nerde nasıl patlayacağını bilemediğimiz, aklımızın hep oraya çalışmasından, hep sivri dilin gevşemek istemesinden, bir biçimde gevşeyeceğinden. Erbil şakacılığı diye bir şey varsa, o şey, ele aldığı sorunu bir yerlerinden alaya alması, hiç olmadık anlarda önümüze sermesidir bir bakıma.

 Leyla Erbil: Hay bu kör olası toplum! / Şükrü Keleş

Diğer edebiyatçılardan Leyla Erbil’in ayrıldığı bir özelliği de eleştirirken, yer ve zamandan bağımsız olarak insanın değerinin bilgisinden çıkarılabilecek ilkeler önermesinde aranmalıdır. İlkeye, kendisinden başka bir şeyin çıktığı o temele, kökene değinelim kısaca. Mesela, toplumda kadının yazar olarak var oluş sorununda işlemeyen adalet ilkesini “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen” öyküsünde irdeler Erbil. Öyküyü hatırlayalım, toplumun önde gelen eleştirmenlerden birinin oynaşı olan Gülizar, aklı kıt olsa da fettan bir yazardır; Türkân ise –eleştirmenin nezdinde- frijit, ukala, yazı bilmez, bok karının teki, bir de, üstümüze iyilik sağlık zehir gibi de zekidir. Her ülkeden çağrılmış yüzlerce delegenin bulunduğu, Moskova’nın göbeğinde, Ekim Devrimi’nin yapıldığı Kızıl Meydan’a bakan bir salonda, sosyalist erkek eleştirmen konuşmasının arasına sıkıştırdığı gülümsemelerle biraz meczup biraz da otantik bir edayla sürdürdüğü hararetli konuşmasının sonunda şöyle der: Bizim yazarımız Gülizar Tekbasar’dır. Çağıracaksanız onu çağırın ülkenize, çevirecekseniz onu çevirin edebiyatınıza, siz tutmuş Türkân Seymen’i soruyorsunuz bana… Türkân diye bir ‘kadın yazar’ da vardır, ama o bize hâlâ iki bacağının arasını göstermekle meşgul!

O ya da bu yayınevi, o nüfusu olan, o her dediği dinlenen eleştirmene karşı olmanın ötesinde aslında Leyla Erbil, topyekûn bir anlayışın, bir dünya görüşünün karşısında konumlanır, hem yazıda hem de şehrin büyük meydanlarında şeffaf, eşit, adil olmayanın karşısında durur. Söz konusu öykünün sonunda, edebiyatın eleştirmenin üstüne uyan bir giysiden çok daha fazlası olduğuna ikna oluruz. Bu öyküyü okumadıysanız, Türkân’ın köşe başlarını tutup egemen güçlerin tezgâhında şekillenen eleştiri yazılarına nasıl ver yansın ettiğini, eleştirinin yöntemsizliği üzerine eleştirmenlerle neredeyse yaka paça laf dalaşına girdiği bölümleri dikkatlice okumanızı öneririm.

Evet, Leyla Erbil hışmı diye bir şey var. Erbil, hışmını kof aydın despotizmine yönlendirdiğinde, sarsılır, gövdemizin titrediğini hissederiz. “Mektup Aşkları”nda Jale’nin ayrılmak üzere olduğu kocası, iyi eğitim almış, piyano çalarak rahatlayan, iyi ailenin kibar genci, günümüzün modern delilerinden biri Ahmet nasibini alır bu öfkeden. Kısaca hatırlayalım, kadın oluş çabasının, cinselliğin ve aşkın yaşanamayışının neden olduğu maraz tüm açıklığıyla işlenir bu kitapta. Devrimci olmak isteyen okuldan arkadaş üç genç kadının (Sacide, Jale, Ferhunde) birbirleriyle mektuplaşmalarında sorgulanmadan doğru kabul edilen birçok olgu tartışmaya açılır. Yıllarca yazılan mektuplarda kadınların toplum yapısı içinde yollarını tıkayan normları içselleştirdiklerini, kendi donanımlarıyla neler yapabilecekken yapamayışlarını, yeteneklerinin güdükleştiğini okurken içimiz daralır, kelimenin tam anlamıyla çarpıklık karşısında çarpılır, bize de bunlar oluyor işte diye dertlenir, kururuz.

Jale, kendine âşık olan adamlardan en aciz olanıyla evlenir. Ahmet’in Jale’ye yazdığı mektuplarda ona kaka bebek, diye hitap edişine önce bir anlam veremez, sonra sık sık tekrarlandıkça adama gıcık olur, kendine çocukken takılan dilsiz mee lakabıyla imzaladığı mektuplarından nasıl sinir bozucu bir adam olduğunu anlar, sürekli iş için bulunmak zorunda olduğu şehirlerden, hastalıklarından, kaldığı odalardan şikâyet etmesine dayanamayıp kurdeşen döktüğümüzde, Leyla Erbil imdadımıza yetişir adeta, bize gör kırpar, sanki tamam çocuklar, sakin olun, daha vakti var, der gibi ara ara yatıştırır bizi. Ona inanır, bekler ve Jale’yle birlikte bin sabır çekerek mektupları okumaya devam ederiz.

Piano by lateralus2112 Leyla Erbil: Hay bu kör olası toplum! / Şükrü Keleş

Hem kitabın hem de bu yazının sonuna gelirken, Jale’nin içinde yıllarca biriken öfkeden kopan bir parça çığlık, şimdi, yaşayamadığımız her şeye karşı duyduğumuz garezi tazelemez, bir sigara içirmez mi?

İçirir, içelim hadi.

“ ‘Defter’i imdada çağırarak bakıyorum piyanoya; sanayi devrimi geçirmemiş bir ülkede şu alet kimlerin eline düşüyor kadere bak sen, diyorum, sümüklü, özentili, yavan, sülük herif, hatır için dinleyip durduk senin tıngırtılarını, aslında sen onu çalamadığın için sürünüyorsun böyle etek aralarında, başaramadığın için, “Güzel çaldın,” dememi istiyordun, “Bir Rubinstein’sın sen,” dememi istiyordun, onu demediğim için kinlendin bana! Bu alet işte böyle çarpar seni, işte böyle; lâyık olmadığın şeylere gıpta ettiğinde o şey çarpar insanı, nasıl ki toplumu da çarpar hak etmeden geldiği yer, hiçbir zaman acısını, bedelini ödemeden sahip olamazsın iyi şeylere, çilesini çekmeden, erişemeyeceğin bir yerin rolüyle, taklidiyle avutamazsın kendini, zavallı! Zavallılığın içinde çırpınıp gidersin böyle, bana iyi piyanist deyin zorlamasını, tuşları döver gibi vurmasını anımsayarak, delirecek gibi oluyorum. ”

Devam edeceğiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Please arrange the below number in decreasing order

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>